Latest News

Gramsci Perspektifinden Hegemon ABD’nin Geleceği ve Çin

Gramşiyan Perspektiften Amerikan Hegemonyasının Geleceği: Eko-Politik Bir Değelendirme

Selim Kurt 
II. Uluslararası Demokrasi Sempozyumu (pp. 542-575) 
Giresun, 2019

Gramsci, 20. Yüzyılın hegemon kavramını kendi yazdığı “Hapishane Defteri” kitabında geniş kapsamda incelemiştir. Bu kitapta; hegemonyanın, kapitalist sistemin doğuşu ile üç adımda ortaya çıktığını savunmuştur. İlk adım ekonomik-korporatif aşaması olup; grup içi dayanışma modeli olarak nitelendirilmiş, sınıflar arasında bir dayanışmadan söz edilmemiştir. İkinci aşamada da toplumsal gruptan olanlar arasında artık çıkar birliği bilinci ortaya çıkmış ve devlet sorunu ortaya çıkmıştır. Üçüncü aşama ise her grubun kendi korporatif çıkarlarının, kendisine bağlı başka grupların çıkarı haline gelebileceğinin bilincine varılmıştır. Bu nihai aşama ile artık ekonomik çıkarların daha siyasi ve evrensel planda ilerlediği anlaşılmıştır.[1] Böylece devletlerin ve ulusların iç ilişkilerine, uluslararası ilişkilerin de karıştığını göz önüne almak gerekir. [2]

Burada hegemonyanın yayılmasında Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu(IMF) gibi uluslararası organizasyon/örgütler de temelde ekonomik yayılmayı teşvik etmek için kurgulanmıştır.[4] Bu uluslararası kurumlar genelde hegemonyayı kuran devletler ile başlamış ve hegemon devletin sistemdeki meşruiyetini arttırmaya yönelik kurgulanmıştır. Bu kurumların her ne kadar demokratik bir yapı içerinde kurgulandığı söylense de, siyasi ve ekonomik gücü elde etmiş olan hegemonya resmi karar vermek süreklerini belirler.[5]

“Neo-Gramşiyan düşünürlerin de ifade ettiği üzere, dünya hegemonyası, baskın bir toplumsal sınıf tarafından kurulan ulusal hegemonyanın dışarı doğru genişlemesidir. Dünya hegemonyası sadece bir devletin bir diğerini tahakküm altına almasında ibraret olmayıp, üretim tarzının baskın olmasının yanı sıra kültürel ve toplumsal kurumlar sistemini  de içermelidir.”[6] Bu noktada Gramsci hegemonyanın tanımını yaparken bir sistem analizi de yaparak hegemonyanın kapitalist sisteme özgü olduğunu belirtmiştir.[7] Bu yüzden makale de 17. Yüzyılda Birleşik Eyaletler’den başlayarak, 19. Yüzyılda İngiltere ve İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Amerika Birleşik Devleterine geçen kapitalist dünya hegemonyasını anlatılmıştır.[8] Fakat ben bu yazımda Selim Kurt’un makalesinden yola çıkarak, Amerika hegemonyasının geleceği ve Çin’in hegemon özelliklerini taşıyıp taşımadığını değerlendirmek istediğim için çok fazla geçmişe gitmeyeceğim.  

ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya düzenindeki konumunu koruyabilmesi için IMF, Dünya Bankası, NATO ve GATT gibi uluslararası kurumlar ve anlaşmaların öncüsü olarak, dünyadaki hegemon gücünü askeri ve ekonomik olarak kazanmıştır. Kurulan bu kurumlar aracılığıyla ABD, hegemonyasını daha çok “rıza” unsuruna dayandırmış ve Fordist üretim sistemi ile birlikte; üretimi kolayca denetleyip, işçileri daha geniş bir şekilde istihdam etmesi sayesinde üretimde lider konumuna ulaşmıştır. Bu noktada Fordizm ile  bu yeni toplumsal çalışma biçimi, güç ve rıza unsurlarını bir arada kullanarak ABD’ye zafer kazandırmıştır.[9] Fakat Wallerstain’in “A Safhası” olarak adlandırdığı, Amerikan hegemonyasının 1974 Petrol krizine kadar hızla yukarıya tırmanışı ve ekonomik genişleme evresi, bir de gerileme evresini izlemiştir.[10] Bu dönemde ayrıca ABD’nin Vietnam Savaşı’ndaki kayıpları ABD’nin ekonomisi bir hayli zayıflatmıştır. Ayrıca Batı Avrupa ve Japonya’nın o dönemde ekonomik olarak toparlanıp, daha sonra yükselişe geçmesinin sonucunda dünya üretiminde meydana gelen artış, sanayi sektörlerinini çoğunun karlılığında sert bir düşüşe yol açmıştır.[11] Bunlara ek olarak ABD’nin altın standartlarını bırakmak zorunda kalması ve 1968’deki dünya devrimi dünya ekonomisinin uzun bir durgunluk dönemine girmesine sebep olmuştur. [12]

Kriz sonrası; üretim süreçleri çok uluslu şirketlere bütünleşmiş,  ABD sermayesi ile çok uluslu sermaye küresel bir boyut kazanmış, SSCB çökmüş ve yükselen piyasalar olarak adlandırılan Doğu Asya, Hindistan ve Çin sisteme entegre olmaya başlamıştır. Klasik ulus-devlet yapısı çözülmüş ve sistem ulus ötesi bir yapıyla buluşmuştur.[13] Daha sonra SSCB’nin çöküşü ile beraber iki kutuplu dünya düzeninin çöküşü, Asya krizi, 11 Eylül saldırılarına tepki olarak ABD’nin 2003’teki müdahalesi ile 2008 de ABD’nin hem ekonomik hemde askeri üstünlüğünün zayıfladığı görülmüştür. Wallerstein  2008 krizinden sonra, kapitalist dünya ekonomisinin artık 50 yıl kadar sürecek bir krize girmiş olduğunu söylemiştir.[14] Wallerstein 1970’li yıllardan ABD’nin gerilemeye başladığını fakat bunun kapitalist sistemin kendi yapısından dolayı olduğunu söylemiştir.

Wallerstain hegemonyayı koruyabilmek için hegemonik gücün siyasi ve askeri bir rol de üstlenmeye yönelmesi gerektiğini ancak bu rollerin hem pahalı hem de yıpratıcı olduğunu ifade etmektedir.[15] ABD’nin artık teş başına çürüyen rejimleri yönetemeyecek olması nedeniyle tercih edilen çözüm; yenilenmiş rejimler ve uluslararası iş birliğinin başarısında yatmaktadır.[16] Fakat ABD’nin, BRIC ekonomilerinin, G20’nin AB’nin Çin’in ve hatta sistemdeki tüm devletlerin ve kurumların destekğini almaksızın ve işbirliğine gitmeksizin baskı unsurlarını artırmak suretiyle hegemonyasını sürdürmesi mümkün gözükmemektedir.[17] Makalenin yazarı Selim Kurt’a göre sistemi tek başına yönlendirme gücüne sahip olan yeni bir hegemon ortaya çıkana kadar dünya hegemonyasının çok kutuplu bir hal almasına neden olacaktır.

Çin ise son yıllarda özellike yaptığı ticari işlerde küresel bir lider konumuna ulaşmıştır. Bugün dünyanın en büyük ihracatçı ülkesi ve ikinci ithalatçı ülkesidir. Son yıllarda Başkan Xi’nin yönetime gelmesi ile birlikte “Bir Kuşak Bir Yol” projesi ile dünyada büyük bir ticari ve iletişim ağı kurmayı hedefleyen Çin için küresel olarak attığı adımların şuan sadece ticari boyutta olduğunu söylebiliriz. Çin hala ordusunu modernize etmekte olup, askeri ekipman olarakta bir hayli yol almışlardır. Her ne kadar nükleer silah kapasiteleri hakkında doğru söylenmediği iddiaları olsa da, Çin sadece kendi sınırlarını ve stratejik çıkarlarını güvence altına almakta yetersiz kaldığı durumlarda güç kullanmıştır. Bunun dışında hiç bir kıta veya ülkede askeri bir mühalesi olmamıştır. ABD’nin ise dışarıdaki askeri mühalelerinin kendilerini ne kadar yıprattıkları konusuna değinmiştik.

Burada Çin’in şuanki ilerlediği ekonomik politikanın uluslararası sisteme yeni bir bakış açısı mı getirecek yada şuan için askeri anlamda sessiz kalmayı mı hefeflediklerini bilemiyoruz. Ama bugün ABD ve Çin’in G-2 olarak adlandırılan ortak bir liderlik yaptığı iki kutuplu bir dünyanın yeniden ortaya çıktığı görülmektedir. Çin’in ABD’nin bir çok kısıtlamalarına rağmen Rusya, Orta Doğu ülkeleri ve Avrupa ülkeleri ile ortaklıkları devam etmektedir. Şuan için ABD karşıtlarının Çin’i dengeleyici bir unsur ve yatırım kaynağı olarak görmeleri, Gramsci’nin hegemon terimine tam olarak uymamaktadır. Çünkü ABD her ne kadar eski gücünü yitirmiş olsa da, uluslararası kurumların liderliğini üstlenmektedir. Fakat Asya Krizi’nde IMF’nin ne kadar zorlandığını göz önüne alırsak bu kurumların en büyük yatırımcılarından birinin Çin olması, ABD’nin Çin’e bağımlı kalması gerektiğini göstermektedir. Bu bağlamda makale de Selim Kurt’un da belirttiği gibi; ABD’nin artık teş başına çürüyen rejimleri yönetemeyecek olması nedeniyle tercih edilen çözüm; yenilenmiş rejimler ve uluslararası iş birliğinin başarısında yatmaktadır.


[1] Kurt, S. (2019). Gramşiyan Perspektifinden Amerikan Hegemonyasının Geleceği: Eko-Politik Bir Değerlendirme. II. Uluslararası Demokrasi Sempozyumu (pp. 542-575). Giresun: ResearchGate.

[2] Kurt, a.g.e.

[3] Kurt, a.g.e.

[4]  Kurt, a.g.e.

[5] Cox, R. (2013). Gramsci, Hegemonya ve Uluslararası İlişkiler. In E. Diri (Ed.), Uluslararası İlişkilerde Anahtar Metinler (S. Durgun, Trans., 1st ed., pp. 551-567). İstanbul: Uluslararası İlişkiler Kütüphanesi ve Kurt, a.g.e.

[6] Gökten, Y. S. (2013). Hegemonya İlişkilerinin Dünü Bugünü Geleceği: Neo-Gramsci’ci Bir Bakış (1st ed.). Ankara: NotaBene Yayınları ve Kurt, a.g.e.

[7] Gökten, Y. S. (2013). Hegemonya İlişkilerinin Dünü Bugünü Geleceği: Neo-Gramsci’ci Bir Bakış (1st ed., pp.44). Ankara: NotaBene Yayınları ve Kurt, a.g.e.

[8]  Kurt, a.g.e.

[9]  Kurt, a.g.e.

[10] Kurt, a.g.e.

[11] Kurt, a.g.e.

[12] Kurt, a.g.e.

[13] Gökten, Y. S. (2013). Hegemonya İlişkilerinin Dünü Bugünü Geleceği: Neo-Gramsci’ci Bir Bakış (1st ed., pp.163-164). Ankara: NotaBene Yayınları ve Kurt, a.g.e.

[14] Wallerstein, I. (2015). Amerikan Gücünün Gerileyişi: Kaotik Bir Dünya’da ABD (2nd ed.). (T. Birkan, Trans.) İstanbul: Metis Yayınları ve Kurt, a.g.e.

[15] Kurt, a.g.e.

[16] Kurt, a.g.e.

[17] Kurt, a.g.e.

Tags
Show More

Related Articles

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Back to top button
Close
Close